Vasiyetname

Öleceğiniz günü öğrenseniz ne yapardınız? Ne kadar gününüz kaldığını, kalbinizin kaç kere daha atabileceğini, ortalama alacağınız nefes sayısını… Ben öğrenmiştim kaç günüm kaldığını. Kaç nefesim olduğunu. Şimdi geriye kalan tek şey, elimdeki kalp kırıklarımdı… Yaralıydı kadın. Hem yüreğinden hem bedeninden yaralı… Ne yarasını saracak mecali ne de zamanı vardı üstelik. Soğuk odaların içinde müebbet hapse mahkûm edilmiş bir zavallıydı. Son yüz seksen günü kalmıştı kadının. Üstelik ona bahşedilen zamanı acı dolu geçecekti… Kalmak mıydı zor olan yoksa gitmek mi? Ya da giderken kendinden nefret ettirmek mi? Bu roman; gerçek bir hayat hikâyesinin kurguya dökülmüş hâlidir. Özlük haklarını ve mahremiyeti korumak adına kişi, kurum, kuruluşlar ve olayların geçtiği mekânların isimleri değiştirilmiştir. Okuyacağınız satırlarda kendinize ve hayata dair bir masal bulabilmeniz dileğiyle…

Yeşil Eczane

Kitap Özellikleri

Cilt Durumu : Ciltsiz
Basım Tarihi :
Basım Yeri :
Boyutlar : 13,50 x 20,00 cm
Basım Dili : Türkçe
Kağıt Tipi : 2. Hamur
Sayfa Sayısı : 750
Barkod : 9789944326049

Uzun Sürdü Hazırlığım

Bu hayatta ne doğru ki

Doğru değil! Dediğin yanlış olsun

Ya bir kötülük çanı ya bir silah sesi

Dönüp silemiyor insan geçmişini

 

Biri kalkar, ikiyüzlülükle

Suçlar mı bilmem beni ilerde

Ne ben istedim tanısınlar

Ne de kimse bunu istedi

 

Hakkımda kendi bildiğim

İsmim, hiç uyanmama isteğim

Pek bir şey değil, işin gerçeği

Yeni bir şey öğrenir miyim

Çektiğimde tetiği

Arap Baharı Karşısında İran ve Türkiye

“Medeni dünya açısından bir fiyasko.” Türk Başbakanı, Suriye krizini ve Birleşmiş Milletler’in bu kriz karşısında hiçbir şey yapmamasını bu çok sert sözlerle eleştirmiştir. Ayrıca, Çin ve Rus vetolarının Şam’a verilmiş bir “öldürme yetkisinden” başka bir şey olmadığını da sözlerine eklemiştir. Tahran göre ise, “Batı’nın ve bazı Arap ülkelerinin Suriye’nin iç işlerine zararlı müdahalesi” söz konusudur. İşte, 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesinden beri önemli ölçüde yakınlaşmış olan İran ile Türkiye’yi ciddi bir biçimde karşı karşıya getiren bir mesele.Ortadoğu sahnesinin şekillendirici güçleri ve yakın komşular olan İran ve Türkiye, “Arap Baharı”nın çalkantıları ile yakından ilgilidirler. Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn, Yemen ve son olarak da Suriye’deki olaylar karşısında farklı politikalar izlemişlerdir. Yorumlarından bazıları benzeşse de, birçok noktada birbirlerine ters düşerler. Arap devrimlerinin, ayaklanan ülkelerle olan ilişkileri üzerinde önemli bir etkisi olduğuna şüphe yoktur. Ama bu devrimler, Tahran ile Ankara arasındaki uyuşmazlığı yeniden ortaya çıkarma tehlikesini de taşımakta mıdır? Ne olursa olsun, bu iki ülkenin ilişkilerinde bir “Arap Baharı” öncesi ve bir “Arap Baharı” sonrası olacağı muhakkaktır.Bu kitap dört bölümden oluşmaktadır. Yazarlar, önce İran ile Türkiye arasındaki 2011’e kadar olan ekonomik ve politik ilişkilerin karmaşık tarihinden kısaca söz etmişlerdir. Daha sonra, sırasıyla bu iki ülkenin “Arap uyanışları” karşısındaki politikalarını incelemiş ve son olarak da, bu iki ülkenin ilişkilerinin geleceği konusundaki düşüncelerini dile getirmişlerdir.

Türkiye’de Çok Partili Düzene Geçişte Dış Etkenler

Bu çalışma konusunu, uygun gören, çalışmam boyunca benden hiçbir yardımını sakınmayan Prof.Dr. Abdulhalûk Çay’a ; uyarıcı, ama yapıcı eleştirileri ile bu çalışmaya son biçimini vermemi sağlayan Yrd.Doç.Dr. Mustafa Yılmaz’a; ellerinde bulunan kaynaklarını ve özel arşivlerini, herşeyden Önemlisi değerli eleştirileri ve yardımlarını benden sakınmayan Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, Prof. Dr. Çetin Yetkin’e; çalışmamla ilgili olarak beni sabırla dinleyen, öneri ve yorumlarıyla katkıda bulunan, pek çok dostum ve meslektaşıma teşekkürü borç bilirim. Elbette ki, bu çalışmada rastlanabilecek hatalar yalnızca benden kaynaklanmaktadır.

Minör Politika

Deleuze ve Guattari’nin ortak çalışması, başından sonuna, günümüz için önerilmiş yeni bir politik felsefe olarak okunabilir mi? Bu düşünürler, yaşamı yargılayan ve tanımlayan majör ve bütüncül sistemler yerine, yaşamı icat eden, yaratan minör-oluşlara güven duyarlar. Özdeşlik değil farkın, temsil değil yaratımın, yorumlama değil ifadenin, devlet değil çoklukların politikasına güvenmektir bu. Tam da bu yüzden onların düşüncesinde, ne kadar ararsak arayalım, politikayı ayırt edilmiş, müstesna bir etkinlik alanı olarak bulamayız. Aksine minör-oluşların işlediği her yerde politika da işlemektedir, politika yaratıcı kuvvetlerin etkin olduğu her yerdedir.

Minör Politika da, Aydınlanma’dan günümüze bu yaratıcı kuvvetlerin, arka planda kalmış bir düşüncenin izini sürer. Felsefeden sosyolojiye, edebiyattan sanata ve politikaya, hâkim majör sistemleri altüst eden minör-oluşları kat eder. Erginliği ve egemenliği normlaştıran majör politikanın karşısında, bu minör-oluşlar yeni var olma biçimleri, yeni hissetme ve eyleme tarzları yaratır. Minör politika, temsilin değil yaratımın alanıdır. Bu yüzden o egemenlik gibi gelip yaşama kendini sonradan eklemez. Aksine şimdi politika dolaysızca bir yaşama sanatıdır, sanat ise bir yaşam politikası. Bu yüzden Minör Politika’da, Sade’dan, Sacher-Masoch’tan, Kafka’dan, Malevitch’ten çağdaş sanatçılara kadar, konu edilen pek çok sanat ve edebiyat figürü birer politik düşünür gibi ele alınır; Lenin, Bakunin ve Foucault gibi politik düşünürler ise yaratıcılıkları, zamansızlıkları, yeniyi ortaya çıkarabilme güçleri açısından yorumlanır.

Kendini Savunan İnsan

Modern toplum, mutluluğu, bireyselliği ve kişisel çıkarı büyük ölçüde vurgulamasına karşın, insana yaşamanın amacının (ya da eğer tanrıbilimsel bir terim kullanacak olursak, insanın kurtuluşunun) mutluluk olmayıp, çalışıp ödevini yerine getirmek ya da başarılı olmak olduğunu hissetmeyi öğretmiştir. Para, ün ve güç, insanın isteklendiricileri ve erekleri haline gelmiştir. Oysa insan, eylemlerinin kişisel çıkarı açısından yararlı olduğu yanılsaması içinde yaşamakta, aslında kendi gerçek ben’inin çıkarlarından başka her şeye hizmet etmektedir. Ona göre, yaşamının ve yaşama sanatının dışında her şey önemlidir: Ve insan, kendisinin dışında, her şeyi savunmaktadır.

Hayıt – 3 Aylık Kültür Sanat Edebiyat ve Bilim Dergisi Sayı: 5 Eylül 2016

Olabildiğince geniş ve zengin içeriklerle okuyucuyu sıkmadan (ama hafife de almadan) 3 ayda bir karşınızdayız.Her şey gibi bir gün ölecek post–modernizmin janjanlı yamalarından sakınarak; estetik bir bütünlük ve içeriksel bir özgürlüğün peşindeyiz.Ancak okurlarımızın çoğalması ve katkı sunmasıyla bu uğraşımızın karşılık bularak anlam kazanacağının da bilincindeyiz.