Türk-Alman Eğitim İlişkilerinin Tarihi Gelişimi

Türk-Alman ilişkilerinin başlangıç tarihi çok eskilere dayanmaktadır. İki ülke arasındaki ilk yakınlaşma, Kanuni Sultan Süleyman döneminde olmuştur. Alman İmparatoru Şariken tarafından başlatılan dostluk girişimleri, Büyük Friedrich’in izlediği dış politikayla hız kazanmış ve yapılan bir anlaşmayla da resmileştirilmiştir. Öbür taraftan, Osmanlı Devleti XVIII. yüzyılda Batılı devletlerle hem askeri hem de ekonomik alanda boy ölçüşebilecek durumda değildi. Bu sebeple devlet, Batı tekniğinden yararlanmak amacıyla, önceki askeri saha ile ilgili okulları (Mühendishane-i Hümayun, Mühendishane-i Ber-i Hümayun) açarak eğitim alanında yenileşme hareketine girişti. Başlangıçta, ordunun ihtiyacı göz önünde tutularak Batı’dan askeri uzmanlar getirilmeye çalışıldı. Daha sonraki yıllarda, bilhassa Sultan II. Mahmut döneminden itibaren, öncelikli olarak ordunun reorganize edilmesi maksadı ile Almanya’dan eğitim subayları istendi, Bu uygulamaya devam edilerek II. Abdülhamit döneminde sivil ve askeri eğitim alanında Almanya ile daha kapsamlı bir işbirliğine gidildi.

İşverenler İçin Sosyal Güvenlik Uygulama Rehberi

Yeni sosyal güvenlik mevzuatının yürürlüğe girdiği 2008 yılı Ekim ayı başından bugüne kadar geçen süre içerisinde son düzenlemeler dikkate alınmak suretiyle özellikle özel sektör işverenleri açısından kaleme alınan bu mevzuat eser 5510 sayılı Kanun ve ikincil mevzuatı “işveren” ve “sigortalı” uygulamaları örneklerle açıklanmaya çalışılmıştır.

Eser, özellikle özel sektör işverenleri ile mali müşavirler açısından yol gösterici niteliğinde olup, yararlı olacaktır. Çalışma iki kısımdan oluşmakta olup, birinci kısım onaltı bölümden oluşan 5510 sayılı Kanun uygulamalarına, ikinci kısım ise dört bölümden oluşan temel mevzuata yer verilmiştir.

Çalışmanın ilgililere yararlı olmasının yanında, kayıt dışı istihdam ile mücadele, sosyal güvenlik tabanının genişletilmesi, sistemin basit ve anlaşılabilir hale getirilmesi gibi bir çok konuya katkı sağlıyacaktır.

Televizyon Haberlerinde Görsel Metin Etiği

Bu doktora tez çalışmasında televizyon haberciliğinde yaşanan olumsuzluklar ve etik ilkelere uyulmadığı konusundaki eleştiriler göz önünde bulundurarak görsel metin uygulamalarında yaşanan etik sorunlar incelenmiştir. Televizyon haberlerinin hazırlanma aşamasında kullanılan sözsel ve görsel metinlerin ne derece örtüştüğü, görsel metinlerin anlamsal bütünlüğü ve izlerkitledeki algılamaları değiştirip değiştirmediği ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.

Haberlerde kullanılan görsel metinler sözsel metinleri desteklemenin ötesinde, televizyon için verilmek istenen iletiyi en etkili biçimde aktaran bir unsurdur. Televizyon haberlerinde etik ilkeler sözsel metinlerde olduğu kadar görsel metinlerde de kimi zaman ihlal edilmektedir.

Televizyon sahiplerinin ve bağlı bulunduğu grubun siyasi görüşlerinin yayınların içeriklerinin belirlenmesinde etkili olduğu, programı sunan kişilerin habere yorum kattığı görülmektedir. Tarafsız kamuoyu oluşturma görevini basın özgürlüğünün genişletilmesiyle yerine getirebilecek televizyon habercilerinin etik ilkeleri gerçek anlamda önemsemesi, bu alanda yapılacak yasal düzenlemelerin zorlayıcı hükümler getirmesine bağlıdır

Bu bilimsel çalışmada yapılan içerik çözümlemesi ve alan araştırmasıyla görsel metin etiği konusundaki sorunların kaynağı belirlenmeye çalışılmış, çözüm önerileri ortaya konulmuştur.

Bir Kum Yöresi Almanağı

Toprağı bizim de ait olduğumuz bir topluluk olarak görmek… İşte ben Bir Kum Yöresi Almanağı’nın bu evrensel mesajını sevdim. Dünyanın neresinden olursanız olun topraklarınızı koruyun, onarın, iyileştirin diye seslenen bu değerli kitabı yediden yetmişe okumalıyız. çünkü biz ‘vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez’ sözü kalbimize işlemiş bir milletiz.

-Hayrettin Karaca,TEMA Vakfı Kurucu Onur Başkanı

Yaşamı boyunca ekoloji, arazi kullanımı, tarihi ve etiği üzerine sürdürdüğü çalışmalardan yola çıkarak Aldo Leopold şu sonuca vardı: medeniyetin en yüksek görevi ‘bir toprak parçasını bozmadan üzerinde yaşayabilmenin’ yolunu bulmaktır. Bu ideal, yirminci yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri tarafından dile getirilmiştir ve bizler içinde bulunduğumuz yüzyılda bu ideale sımsıkı sarılmalıyız.

-Wellington B. Huffaker, IV, Aldo Leopold Vakfı Direktörü-

 

Gelecek İçin Manifesto

Bilindiği gibi, Kürşad Atalar Düşüncenin Okullaşması adlı kitabında, yıllardır üzerinde çalıştığı konuyla ilgili tezlerini ortaya koymuştu. Burada öne çıkan husus, çağdaş dönemde faaliyet gösteren ‘İslami Hareketler’in çalışma tarzına yönelik eleştirel bir yaklaşımdı. Zira ‘düşüncenin okullaşması’ projesine göre, olması gereken, ‘niceliğe’ değil, ‘niteliğe’ önem vermektir. Fakat çağdaş dönemde faaliyet gösteren yapılar, genellikle bunu yapamamışlardır! Sadece bu özellikleri bile düşüncenin okullaşması projesinin tartışılmasını gerekli kılmaktadır. Ancak eser ‘yarı manifesto’ üslubuyla kaleme alındığı için, birçok konu ‘kapalı’ bir şekilde ifade edilmiş ve detaylı bir şekilde ele alınamıştı.

Örneğin, tartışma platformlarında “otorite olmuş alim”, “çağın Gazalisi”, “eleştirel kitle”, “yetkin dil kullanmak” vb. kavramlara dair sürekli sorular geliyordu ve bunlarda yanlış anlamanın tezahürleri net olarak görülüyordu. İşte bu ‘kapalılığı’ gidermek adına, yeni bir çalışmanın yapılması gerektiği açıktı. Burada yapılması gereken, önerilen tezlerin örneklerle birlikte daha açık şekilde ifade edilmesi olmalıydı.

Bu noktadan hareket eden Gelecek İçin Manifesto kitabı konu etrafındaki sorulara verilen ayrıntılı cevaplardan oluşuyor. Kitapta biçim olarak ‘söyleşi’ tarzını benimsenmesinin sebebi örneklendirmelerin ve tavzihlerin daha iyi yapılabilmesine imkan tanımasıydı. Sorumluluk taşıyan Müslümanlara, aydınlara ve âlimlere düşen görev, düşüncenin okullaşması çerçevesinde önerilen tezleri gereğince irdelemek ve projeye dair olumlu ve olumsuz kanaatleri açıklıkla ifade etmektir. Dolayısıyla okullaşmanın gerekliliği noktasında ortaya atılan tezlere bigâne kalmak doğru olmaz, çünkü nasıl bir gelecek bağlamında önerilen tezler, hepimizi yakından ilgilendirmektedir.

Gerçek Kendilik

Masterson, gelişimsel duraklamaların kendiliğin gelişimini duraklattığını tespit etti. Bütün kişilik bozukluklarının aslında birer kendilik bozukluğunu ifade etti. Kendilik kavramının ayrı bir zihinsel yapı olduğunu, kendine ait bir gelişim çizgisi olduğunu, kendine ait psiko-patolojisi bulunduğunu ve kendine ait tanımlanabilen kapasiteleri olduğunu gösterdi. Elinizdeki bu kitapta, sahte kendiliğin karşısındaki, sağlıklı bir bireyin gerçek kendiliğinin hikayesini bulacaksınız.