AB’nin Doğu Sınırı Balkanlar

Bu kitabın amacı, Batısında Atlantik Okyanusu, Kuzeyinde Kuzey Denizi ve Kuzey Buz Denizi, Güneyinde Akdeniz’le doğal sınırları coğrafi olarak tespit edilmiş olan Avrupa’nın ve siyasi entegrasyonu olan AB’nin doğal coğrafi sınırının bulunmadığı Doğu sınırını, siyasi ve kültürel açıdan analiz ederek konuya kavramsal bir katkı sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için kitapta; Avrupa Birliği’nin kurulmasına yönelik kuramlar, tarihi projeler, Avrupa Entegrasyon süreci, AB genişleme dalgaları, Balkanlar, Yugoslavya’nın dağılması, Dayton Barış Antlaşması ve Avrupa Birliği’nin Batı Balkanlar ile olan tarihi, ekonomik, siyasi, stratejik ve hukuki münasebetleri ile AB Müktesebatına -Acquis Communaitaire- uyumları detaylı olarak irdelenmiştir.

Balkanlar’ın Jeopolitik-Jeostratejik olarak Ege Denizi, Adriyatik Denizi, Karadeniz Havzası ve Güney-Doğu Akdeniz çanağındaki coğrafi ve stratejik konumu, Rusya Federasyonu, Türkiye ve Ukrayna ile tarihi, kültürel ve coğrafi bağları dikkate alınmıştır. AB, her ne kadar BREXIT olarak adlandırılan İngiltere’nin AB’den çıkma kararından sonra büyük bir darbe yemiş olsa da; Batı Balkan ülkeleri olan Arnavutluk, Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya ve Sırbistan’nın AB’ye katılmaları; AB’nin geniş­leme sürecinin kesintiye uğramadığı ve aynı zamanda Uluslararası İlişkilerde siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel bir “Küresel Güç” olma iddiasına devam ettiği bir kez daha teyit edilmiş olacaktır.

İslam’ın Savaşı

“İslam’ın üstün konumu, Parsiler’e, Museviler’e ve Nasturiler’e dayanılarak anlatılmaktadır. Diğer Hıristiyan kiliseleri de gözönüne gelmektedir. Katil ve talancı Kürtlerin zulümleri açıkça anlatılmaktadır. Bu halk çok kere misafir severlik ve diğer iyi taraflarıyla tanımlanmaktadır. Bu kere vahşi Türkler, onların arada bir görülen iyi ahlaklarını çalmışlar ve barbarlıklarını arttırmışlardır. Kürtler vahşi Türkler’in kullandıkları hırsız ve katillerdir. Türklerin, Kürtleri kontrol ettiği gibi, Almanlar da Türkler’i kontrol ediyorlar. Türkler’in ve altlarındakilerin yaptığı, bütün bu zulümlerinin baş sorumlusu, Efendileri olan Kaiser’dir.” (sunu’dan) Osmanlı’nın son yıllarındaki Mezopotamya gerçeğini bir başka açıdan anlatan bu kitabı ibretle okuyacaksınız.

Tel Dolap

Semanur Sevim, profesyonel mutfaklardan değil, komşu ve akraba kadınların, arkadaşların birbirlerine aktardıkları hayat bilgilerinden derlediği kışlık tariflerini paylaşıyor bizimle. Yemesi kadar yapması da keyifli, lezzetli tarifler. Tel Dolap bir yemek tarifleri kitabı değil aslında. Geleneksel kışa hazırlığı modern yaşamın pratik gerekleri ve imkânlarıyla birleştiren bir öneriler kitabı….”Her çalışan kadın gibi, ben de ev işlerine yetişme konusunda sıkıntılar yaşıyorum. Yorgun argın ofisten çıktıktan sonra, evde sıkı bir temponun daha beni beklediği düşüncesi bile gerilmeme yetiyor. Çocuk okuldan gelecek, yemek yapılacak, ortalık toparlanacak, çamaşır yıkanacak…Uzun yaz günlerinde bütün bunları yaptıktan sonra, kendime ayıracak zamanım da kalır. Ama kış aylarının soğuk ve kısa günlerinde, çoğu zaman yemek yapmaya bile, ne enerjim ne zamanım kalıyor.Bu kitapta, mutfağınızı kışa hazırlamak için bir kısmı pratik, bir kısmı ise zahmetli ama lezzetli tarifler, yiyeceklerinizi saklamanızla ilgili öneriler ve çevrenizden aldığınız tarifleri not edebileceğiniz sizin için ayrılmış boş sayfalar bulacaksınız.”

Ölme Üzerine Bir İnceleme

Ölmek nasıl bir şeydir? Bu kitabın yazarlarına bakılırsa, yanıt soruyu kime sorduğunuza bağlıdır. Ölmek ne tek bir şey, ne tek bir deneyim, ne de basitçe sağlık durumundaki kötüleşme ya da zayıflık klişesidir. Her ne kadar ölümün en sık karşılaşılan nedeni hastalık olsa da, ölmeyi hastalık hakkındaki bilgilerimizle kavrayamayız. Ölme her zaman sağlık durumunda kötüleşmeyle, umutsuzlukla ilişkili olmasa da, sağlığını yitirme ve çaresizlik hemen her zaman yaşamın sona erişiyle ilişkilendirilir. Ölme hızlı veya yavaş, kahramanca veya rezilce olabilir ya da hayatın bir simgesi veya beklenmedik bir dönüşümdür.

Bu açılardan bakıldığında, insanın ölme deneyimi karmaşık, çeşitli, şaşırtıcı ve ihtimallerle doludur. Bu kitap, söz konusu karmaşıklığı okuyucunun önüne bir parça olsun serebilmeyi amaçlayan bilimcileri ve klinisyenleri bir araya getiriyor. Onların düşünceleri, örnekleri ve değerlendirmeleri, bize ölmeyi basit bir şekilde üzücü ve kötü bir durum olarak sunan klişelere itibar etmekte fazla aceleci davranmamamız gerektiğini anımsatıyor. Dolayısıyla bu kitabın amacı bizi durup bir daha düşünmeye, ortak yazgımızı daha dikkatli, daha incelikli, hatta daha umutlu biçimde yeniden gözden geçirmeye yüreklendirmektir.

Anayasalcılık ve Demokrasi

Anayasalcılık ile demokrasi, günümüzde en çok tartışılan, aralarındaki ilişkiler bakımından çağdaş demokrasilerde teorik ve felsefi düzeyde gerilimlere yolaçabilen kavramlardır. Ancak bu gerilimlere rağmen anayasal demokrasiler, tarih boyunca bu iki kavramı bağdaştıracak mekanizmaları geliştirmiş, çoğunluk iktidarını sınırlamış, bireyi devlete karşı koruyan sistemleri oluşturabilmiştir. Elbette ki, bunların başında temel bir fikir olan kuvvetler ayrılığı gelmektedir. Bu ilke zaman içinde farklı anlamlar kazanmış olsa da, korumuş olduğu öz; yargı organının siyasal organlar karşısında süregelen bağımsızlığıdır.

Türkiye’de anayasa hukukunun önde gelen isimlerinden olan Prof. Dr. Ergun Özbudun, Anayasalcılık ve Demokrasi adlı bu eserinde, iki kavram arasındaki gerilimin tarihsel kökenini temel alarak, karşıt ilkelerin dengelenebileceğini, bunların da toplumların gelişimi ile bağdaştırılabileceğini ele alıyor. Özbudun, yaşadığımız toplumda da sürekli tartışılan, hele günümüz Türkiyesi’nin siyasal yaşamında adeta değişmez gündem maddesi olan konuyu incelerken, ülkemizin hâlâ anayasalcılık ile demokrasi arasındaki makul ve ölçülü dengeyi sağlayacak mekanizmaları oluşturamamış olduğu sonucuna varıyor.

Gerçekten, Türkiye’de yakın zamanlara kadar anayasalcılık ve onun getirdiği yasal araçlar; uzun yıllar askerî ve bürokratik yapılara, seçilmişlerin iktidar organlarının hareketini sınırlama hakkı gibi görülmüş, aynı zamanda, geçmişte yaşanan askeri darbelerin gerekçesi olarak da gösterilebilmiştir. Özbudun’a göre, bugün iki ilke arasında gidip, gelen sarkacın ucu diğer yöne, anayasal denge ve mekanizmaların görmezlikten gelindiği ve zayıflatıldığı tarafa doğru bilinçli olarak çevrilmiş bulunmaktadır. Oysa sağlıklı ve sürdürülebilir, çağdaş bir demokratik rejim ancak bu iki temel unsurun makul ve ölçülü dengesinden geçmelidir. Yazarın bu özlü çalışması, demokrasi içinde gelişecek vatandaşlık ve anayasa bilincine önemli bir katkı sunmaktadır.

Yapı Dergisi Sayı: 405 / Mimarlık Tasarım Kültür Sanat Ağustos 2015

Mimarlık, Tasarım, Kültür ve Sanat Dergisi

Yapı’nın Ağustos Sayısı Çıktı!

Yapı Dergisi’nin Ağustos sayısında Türkiye’den ve dünyadan çeşitli proje ve uygulamaların yanı sıra çeşitli konulara ilişkin makaleler de yer alıyor.

Gammel Hellerup Lisesi Spor Salonu

BIG, Danimarka’daki Gammel Hellerup Lisesi için, fiziksel eğitim ve öğrencilerin sosyal gelişimlerine yönelik etkinliklerde kullanılabilecek, eğimli biçimiyle dikkat çekici bir çokamaçlı salon tasarlamış.

“Cordoba Reurbano” Konut Projesi

Cadaval Sola-Morales’in Meksika’daki projesi, kentsel grid içerisindeki mimari biçimin değerleri ve mimari mirasla bizi yüzleştirirken, ona müdahale etmenin yollarını açığa çıkartıyor.

Deha Büro Binası

Yapıyı iki kütle oluşturmaktadır; bunlardan biri opak yüzeye sahip doğrusal kütle ve ötekisi saydam kütledir. Bu iki kütlenin iç içe geçmesiyle iç ve dış mekânda dinamik hacimler ve formlar yaratılmıştır. Ankara’daki yapının tasarımı Ven Mimarlık’a ait.

Hazza Bin Zayed Stadyumu

Kelebek Köprüsü

Met Global

Clover House Anaokulu

Ayrıca;

“Griyi Yeşille Buluşturmak” – Rachel Armstrong ile Söyleşi; Bilge Kobaş

Guggenheim Helsinki Tasarım Yarışması Üzerinden Disiplinde Kriz ve Fırsatları Tartışmak; Bilgen Boyacıoğlu Dündar, Özlem Erdoğdu Erkarslan İspanya’da İki Kent, İki Yapı; Serap Durmuş, Pınar Öktem Erkartal

Doğal ve Yapay Eşik Analizine Dayalı Bir Ekolojik Planlama Yaklaşımı; Silivri Örneği; Ufuk Fatih Küçükali

Sözde Mekânlar; Zeliha Burtek

Yapı Ağustos sayısında…