Demokrasi Nefreti

“Rancière’in yazıları, solun yönünü şaşırdığı günümüzde, direnmeye nasıl devam edebileceğimizi gösteren ender anlamlı kavramlaştırmalardan biri.”

– Slavoj Zizek

Düne kadar Avrupa’da resmî söylem totaliter dehşete karşı demokrasinin erdemlerini övüyordu. Devrimciler ise bugün ve buradaki demokrasiyi biçimsel bulup, gelecek bir gerçek demokrasiyi savunuyorlardı. Şimdi bütün bunlar geçmişte kaldı. Artık bazı
hükümetler demokrasiyi silahların gücüyle ihraç ederken, Batı’da yeni düzenin aydınları kamusal ve özel yaşamın her parçasında demokratik bireyciliğin ve eşitlikçiliğin zararlı tezahürlerini teşhir etmek için aralarında yarışıyor. Bu ikisinin ortak değerleri yok edip yeni bir totalitarizm ürettiğini, insanlığı intihara sürüklediğini iddia ediyorlar.

Bu ideolojik dönüşümü anlamak için onu zenginliğin küresel yönetimi içinde ele almak yeterli değil. Eski zamanlardan beri, kendilerini halkı yönetmeye doğal olarak yetkili görenler “halkın yönetimi” fikri karşısında dehşete kapılmıştır. Jacques Rancière, demokrasi, siyaset, cumhuriyet ve temsil arasındaki karmaşık ilişkiyi incelerken,
günümüzde yükselen demokrasi nefretinin kaynaklarını gösteriyor. Demokrasi fikrinin, başkalarını yönetmeyi kendilerinin doğal hakkı olarak görenlerin huzurunu bozan, düzenlerini karıştıran gücünü hatırlatıyor. “Benim oyumla çobanın oyu bir olur mu?” sorusunu sorduran demokrasi korku ve nefretinin kaynaklarını gösteriyor.

Sokakların Ölümü

Kapadokya merkezli bir noktadan, Kayseri’den yola çıkarak, sokaklardan, eski yollardan ve örenlerden geçip Kayseri’nin tektonik kardeşi Pompei’ye kadar uzanan bir coğrafyanın sözleriyle konuşacağım. Sokak kavramı temel izleğim olsa da, sokaklardan geniş meydanlara, uçsuz bucaksız yollara, denizlere ve dağlara ulaşıldığını bilmiyor değilim. Sokak gezgini olarak yürüdüğüm bütün kentlerde dağlara ve denizlere baktığımda bile, sokağa ait izlenimler edinmek için yürüdüğümü belirtmeliyim. -Gürsel Korat Sokakların Ölümü Kayseri üzerine, Kapadokya üzerine, Akdeniz havzasında buralara şaşırtıcı bir şekilde benzeyen (en azından eskiden benzemiş) olmadık yerler üzerine bir kitap. Ama sözün özü: Türkiye’nin şehirlerinin kaybolan sokakları üzerine… Kayseri’den yola çıkan bir gezginin, şehirler ve sokaklar üzerine, nostaljinin yerine öfke koyan hatırlamaları. Dünya vatandaşlığı ile hemşeriliğin ne kadar yakın durabileceğini -araya milliyetçilik girmese!- hissettiren bir kitap. Memleket Kitapları dizisinin göstermek istediği gibi…

Yazılı ve Sözel Arasındaki Etkileşim

İnsanların etkileşiminde konuşulan dilin temel önem taşıdığını geniş çapta kabul ederken, yazının bu etkileşimdeki rolünü pek az hesaba katarız. Jack Goody bu kapsamlı eserinde iletişimin sözel ve yazılı halleri arasındaki karmaşık ve çoğu zaman zihin bulandıran ilişkiyi derinlemesine inceliyor. Yazar, yazılı ve sözel arasındaki etkileşimi başlıca üç büyük bağlamda ele alıyor; bunlar, belli toplumlarda içkin olan etkileşim, kültürler veya toplumlar arasında yazılı ya da yazısız olan etkileşim ve bireylerin dil bağlantılı yaşamları içindeki etkileşimdir. Yazı sistemleri içindeki tarihsel değişimlerin ortaya çıkış sırası ile ilgili özgün analizler, yazının Avrasya kültürleri üzerindeki tarihsel etkisi ve Batı Afrika’daki belli bazı sözel ve yazılı kültürler arasındaki etkileşim, okur-yazarlıkla ilgili çağdaş konuların araştırılmasında sosyolojik olsun psikolojik olsun kapsamlı ve verimli incelemelerin ana hatları olarak öne çıkmaktadır. “…Figüratif sanat ‘dilden ayrı olamaz’; grafik formların bütün gelişimi konuşma ile bağlantılıdır. Olası tarihi gelişme çizgisi kavramını bir tarafa bırakırsak, açıktır ki hiç kimse sadece bir nesnenin ikonunu yapmak için uğraşmaz; bir tarlada duran bir at, dil açısından bakıldığında bir attır ve hayvanı kategoriler sistemi içine yerleştirir. Aynı zamanda araştırmanın daha geniş bağlamında hayvanlara hız, beslenme gibi belli genel karakteristik özellikler yükleriz ve bunu çeşitli mitolojik, siyasi ve ekonomik kavramlarla ilişkilendiririz. Ne zihnimizdekiler ne de tuval üzerine aktarılanlar, dış dünyanın temsil edilişinde dil kullanımından bağımsız olabilirler, çünkü bu sadece kategorilerden bağımsızlık değil, anlatımın içine gömülmüş olan birikmiş deneylerden de bağımsızlık anlamına gelmek demektir…”

Felsefenin Temelleri

Bu kitap, diyalektik ve tarihsel materyalizmin temellerinin sistematik biçimde sergilenişini sunmaktadır. Felsefi bilginin doğası, dünya görüşünün rolü ve yöntembilimin amacı tartışmaları ile başlamaktadır. Yazar, teorik ve pratik malzemenin zenginliğine dayanarak; varlık ile bilinç, madde ile hareket, bilinç ile faaliyet gibi temel kavramların bütün yönleriyle bir analizini vermekte; adım adım diyalektiğin ana ilkelerini, yasalarını ve kategorilerini tanımlamakta ve günümüzdeki küresel sorunların arka planına yönelik toplumsal yaşamın sosyoekonomik, siyasi ve kültürel veçhelerini belirlemektedir. Kitap, tutarlı bir bilimsel felsefenin, gerçeğin önceden keşfedilmiş kırıntılarının mekanik bir biçimde biriktirilmesi ile değil, onların değişen tarihsel koşullar altında eleştirel analizi ve yaratıcı biçimde detaylandırılması ile geliştiğini göstererek sonuçlanmaktadır.

Uluslararası İlişkiler Teorisi

Doğumu, diğer sosyal bilimler disiplinlerine nazaran daha geç bir döneme tekabül eden Uluslararası İlişkiler disiplini, özellikle bünyesinde vuku bulan büyük tartışmalar (great debates) hasebiyle oldukça parçalı bir yapı arz ediyormuş görünümü vermektedir. Buna mukabil disiplinin bahse konu parçalı ve sürekli tartışmaya sebebiyet veren yapısı, aynı zamanda onun ve onunla iştigal edenlerin teorik düzlemdeki verimliliklerini de yansıtmaktadır.

Yine de bırakınız disiplinin ontolojisi, epistemolojisi ve metodolojisi üzerine odaklanan tartışmaları, disiplinin mevcut adının üzerinde bile bir oydaşmanın sağlanamayışı ve “uluslararası” sıfatının günümüz küresel ilişkilerini yansıtmaktan aciz olduğu yorumları; yalnızca Uluslararası İlişkiler’i öğrenmeye çalışan öğrenciler nezdinde değil, aynı zamanda disipline mensup akademisyenler için de Uluslararası İlişkiler’in kavranması zor bir araştırma alanı olduğu algısını güçlendirmektedir.

Dolayısıyla disipline dair kuramsal çalışmaları sistematik olarak ve gündemdeki teorik yaklaşımları ve tartışmaları da yalın bir şekilde ele alan çalışmalara duyulan ihtiyaç, özellikle Türkiye gibi Uluslararası İlişkiler’in çevresi ülkelerde günden güne artmaktadır. Bu noktadan hareketle elinizdeki naçizane çalışma, böylesi bir ihtiyacın doldurulma çabasıdır.

Medya ve Kadın

Gündelik hayatımızın bir parçası olan medyanın üstlenmesi gereken toplumsal sorumluluk misyonu açısından, cinsiyete dair geleneksel rol kalıpları dışında, ön yargılardan bağımsız, insan olan gerçek kadın ve erkek yaşam deneyimlerini yansıtması beklenir. Medyanın, toplumun olumlu yönde değişimine katkı sağlaması ve toplumsal gerçeklikleri tartışmaya açarak, araçsal görevini yerine getirmesi gerektiği düşüncesinden hareketle, medyada ataerkil zihniyete göre biçimlenen kadın temsil biçimlerini doğallaştırılmış kılıfından çıkartarak, görünür kılmaya çalışan araştırmalar bu kitapta bir araya getirilmiştir.Kitapta, Toplumsal cinsiyet oluşumuna ilişkin kuramsal yaklaşımlar; Feminizm ve yeni yönelimler; Feminizm ve Türk toplumu; Cinsiyet rolü temsili: Medya kültürü, feminizm, televizyon ve seriyaller; Türk medyasında kadının temsili; Türkiye’de yerli televizyon dizilerinde geleneksel ve modern kadın kimliğinin sunumu; Kadınlar ve medya: Türk kadın muhabirlerin profili, haber anlayışı ve haber metinlerinde kadınları tanımlayışı; Türk sinemasında suskun kadın imgesi; Toplumsal cinsiyet açısından: İmkânsız aşkın masalı “Harem Suare” gibi on beş makaleye yer verilmiştir.

Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü

Sarıkamış Muharebeleri’nin Enver Paşa’dan sonra gelen ikinci ismi olan ve kendisi de Sarıkamış bozgununun hemen ardından can veren 3. Ordu Kumandanı Hafız Hakkı Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişimiz ile Şark Cephesi’nde uğradığımız büyük mağlubiyeti anlattığı, askeri tarihimiz bakımından son derece önem taşıyan ama tam bir asır boyunca saklı kalan günlüğünün tam metni ve tıpkıbasımı.